KİTAPLARIN AYDINLIĞINDA: İNSANIN KUSURLARI

KİTAPLARIN AYDINLIĞINDA: İNSANIN KUSURLARI

Hastalıklarımıza evrimsel bakış açısıyla ufuk açıcı oldukça zengin bir kavrayışı okuyucuları ile paylaşan bilim insanı Nathan H. Lents’in İnsanın Kusurları adlı oldukça etkileyici bu eseri keyifle okuyacağınızı umuyorum.

KİTAPLARIN AYDINLIĞINDA

İNSANIN KUSURLARI

Yazar: Nathan H. Lents

Basım yılı:2018

Türkçe basım yılı: 2020

Yayınevi: Metis (bilim)

Sayfa sayısı: 237

 

 

Hastalıklar neden var?

Neden bazı hastalıklara daha duyarlıyız?

Fizyolojisi ve anatomisi ile beden tasarımımız neden daha iyi tasarlanmamış?

İnsan bedeni mucizevi görünmekle birlikte neden oldukça basit tasarım kusurları var?  

Günümüz bilgileri ile dahi şu anda olduğundan daha iyi bir beden tasarımı oluşturmak olanaklı iken  neden hâlâ pek çok eksiklik ya da fazlalıklardandan acı çekiyoruz?

İnsan retinası neden ters? Sinus boşaltım kanalları niye yerçekiminin aksine üste doğru açılıyor? Gırtklak siniri neden anormal uzun bir yol izler? Neden soluk borusu ile yemek borusu aynı boşluktadır da ayrı ayrı birbirinden bağımsız anatomik yapılar değildir? Hangi akıllı tasarım her yıl binlerce bebeğin ve insanın soluk borusuna kaçan yiyeceklerle ölümüne yol açan böyle bir yolak tasarlar? Neden ön çapraz bağları sık sık yırtılır? El ve ayak parmaklarında neden gereksiz bir yığın işlevsiz kemik var?  Neden tüm  insanlarda bel ve boyun fıtıkları bu kadar yaygın ve kolay oluşabiliyor? Hâlen neden ‘’kuyruk sokumu’’ diye işlevsiz bir kemiğe sahibiz? Diyetimiz neden diğer hayvanların aksine pek çok vitamin mineral ve proteine muhtaç? Neden şişman bir türüz ve neden obezite ile baş edemiyoruz? Enerji fazlası yağlar boşaltım sistemi ile atılamaz mı idi? Tüm genetik yapımızın %98’i neredeyse işlevsiz çöp genlerden oluşuyor ve neden hâlâ bunları kopyalayıp duruyoruz. Tek hücreli bakteriler ve virüslerden bitkilere, mantarlardan solucanlara, balıklardan sürüngenlere kadar tüm yaşam formları ile olan  genetik benzerliğimizi nasıl açıklarız? Neden oldukça verimsiz ve kusurlu üreme  sistemine sahibiz? İnsan yavrularının doğumu neden bu kadar zor? Bebekler doğumda neden hem anne hem de bebek için çok sayıda ölüme ve yaşam boyu süren ağır yaralanmalara yol açan dar bir kemik bir çerçeveden oluşan oldukça zorlu bir yol olan doğum kanalından geçmek zorunda? Bedenimizin yabancı düşmanlar için tasarlanan asker hücreleri hangi sağduyulu mühendis tasarımının aksine bir planla kendi öz vatandaşlarına saldıracak biçimde kurgulanır? Mucizevi görünen bilişsel makineler olan beyinlerimiz neden karar alırken oldukça basit hatalar yapan bir tasarımdan muzdariptir?  

Bu sorulara tüm yaşam formlarını birbirine kesintisiz bir zincirle bağlayan evrimsel sürecin incelikli işleyişini kavramadan asla kapsamlı ve doyurucu yanıt bulamayacağız. Yazar Nathan H. Lents tüm bu sorulara geniş bilimsel yazının aydınlatıcı ışığında yanıt arıyor. Biyoloji, genetik, farmakoloji, fizyoloji ve kanser genomiği alanlarında doktora yapan Amerikalı bilim insanı konuya ilişkin çok sayıda araştırma raporları yayınladı. Tıpta evrimsel tıp eğitiminin yerleşmesi için önemli çabaları bulunuyor. Yazar ‘’İNSANIN KUSURLARI’’ adlı eserinde bir mühendisin akıllı tasarımının aksine evrimsel süreçte doğal seçilimle şekillenen bedenlerimizin kusurlarının izlerini türümüzün yaşam tarihinden devralınan mirasın kanıtları olduğunu belirterek konuyu oldukça zengin ve etkileyici örneklerle açıklıyor. Eser, yazarın konuya genel bir kavrayış sağlayan bir Girişi ile başlıyor. Geniş örneklerin yer aldığı toplam altı bölüm ile devam edip insan türünün geleceğine ilişkin çarpıcı saptama ve öngörülerin yer aldığı Son Söz ile bitiyor.

Yazar ‘’Giriş’’ bölümünde hastalıklara yol açan kusurlarımızın son derece ilginç ve öğretici olduğunu ve geçmişimizde neler olup bittiğinin birer izleri olduğunu belirtiyor. Her birinin türümüzün evrimsel tarihi ile ilgili bir hikaye anlattığını ekliyor. Eser, insan bedenindeki tasarım kusurlarını 3 grupta inceliyor:  Bu kusurların bazıları şu anda yaşadığımız dünyadan farklı, milyonlarca yıl önceki çevrede evrildi. O zamanlardaki çevre için uyumlu olan ve avantaj sağlayan bu özellikler  günümüzde çevrenin hızlı değişimi ile hastalıklara yol açan bozukluk ve kusurlar haline geldi. Örnegin obeziteye eğilim yaratan genetik yapı, milyonlarca yıl önceki kıtlık dögüleri yaşanan çevre için avantaj sağlıyorken kıtlığın küresel bir sorun olmaktan çıktığı günümüzde hastalığa yol açtı. İkinci grup kusurlar adaptasyon (uyum) eksikliğinden kaynaklananları içeriyor. 375-380 milyon yıldır dört uzuv üzerinde taşınan beden (quadripedalizm), insanın öncül atasal soylarında omurgaya binen yük açısından sorun çıkarmıyordu. Ancak 3-5 milyon yıldır öncül atasal soylardan devraldığımız iki ayak üzerine kurulu beden yapısı (bipedalizm) ağırlığı taşıyacak biyolojik uyumu henüz gösteremediğinden günümüzde hemen herkes kolaylıkla bel ve boyun fıtığı oluyor. Üçüncü grup kusur nedeni ise bizzat evrimsel sürecin zorunlu sonuçlarından kaynaklanan koşullarla oluşmuş geri çevrilemez yapısal özelliklerden kaynaklanmaktadır. Soluk ve yemek  borusu ya da üreme ile boşaltım sistemi 800 milyon yıl önce başlayan süreçte birlikte evrilegeldikleri için komşulardır. Ve bu komşuluk hastalıklara yol açmaktadır. Çünkü organizmalar için yeni bir yapının oldukça pahalı bir maliyeti vardır. Bu yüzden evrim, sistemler arası ödünleşmelere yol açar. Bir mühendisin aksine evrim, sıfırdan yenilikler yaratmak yerine eldekilerle yetinir. Mevcutları değiştirerek ekleyerek çıkararak kullanır. Kusurlar, türümüzün yaşam mücadelesinde zaferlerden kalan yara  izleridir.

’İşe Yaramaz Kemikler Ve Başka Anatomik Hatalar’’ başlıklı birinci bölümde insan gözündeki kusurlardan, sinirlere, el ve ayak bileğindeki kemiklerden sinüslere insan vücudunda sayısız kusurların evrimsel süreçteki ortaya çıkan mutasyonlar ve doğal seçilimin şekillendirdiği zorunlulukların sonucu olarak var olduğu aktarılıyor. Ve yazar, bu kusurlu yapıların şimdi tasarlansaydı eğer, daha işlevsel olarak tasarlanabileceğini belirtiyor. Insan retinası akıllı bir mühendisin aksine oldukça basit ancak çarpıcı kusurlardan muzdariptir. İnsan retinasından ışığı dış dünyadan alıp beyindeki görme merkezine ileten sinirler basitçe iç taraftan doğrudan beyne gitmek yerine ön taraftan yani ışığın geldiği dış taraftan dolanarak beyne gider. Benzetme yerinde ise lambanın duyun arkasından giden kablolarının doğrudan duyun arkasından değil de lambanın önünden dolanıp tekrar arkaya yönelmesi gibidir (Şekil 1). Yazar, ‘’hangi akıllı mühendis böyle bir tasarım hatası yapabilir?’’ diye sorar. Ek olarak, bu anatomik yapı akut görme kaybıyle sonuçlanan retinanın ayrılmasına (retina dekolmanı) yol açan ciddi bir anatomik zemin yaratır.

Şekil 1: Göz sinirlerinin anormal yolu: Göz sinirleri doğrudan göz arkasından beyne gitmek yerine ışığın geldiği ön taraftan dolanarak beyne girer.

 

Ayrıca göz yuvarlağının gereginden uzun ya da kısa olması nedeniyle milyonlarca insan gözlük kullanmak zorundadır.

Diğer bir önemli evrimsel kusur, sıklıkla sinüzite yol açan maksiller sinuslardadır.  Buruna drenaj sağlayan delik altta değil yerçekiminin aksine üste yerleştirilmiştir (Şekil 2). Bu tıpkı tuvalet deliğinin duvarın alt kısmına değil de duvarın üst kısmına yerleştirilmesine benzer. ‘’Hangi akıllı tesisatçı böyle bir tasarım yapar?’’ diye sormaktadır yazar. Bunu ancak evrimsel süreçle açıklayabiliriz. Çünkü bu delik atasal soylarımız dört ayak üzerine iken vücut altına doğru açılırken iki ayaklılıkla beraber üstte kalmışıtr. Bu ise sık sık sinüzite yol açmaktadır.

Şekil 2: Maksiller sinus drenaj deliği altta değil üsttedir.

 

Ses oluşumunda da görev alan gırtlak siniri beyinden çıktıktan sonra doğrudan ses tellerine gitmek yerine önce tüm boyunu kat ederek aşağılara iner, göğüs boşluğuna ulaşır, orada aort denilen ana atardamarı çaprazlayarak tekrar yukarı çıkarak gırtlağa ulaşır. Bu  o kadar verimsiz ve kusurlu bir anatomiye yol açar ki, akıl alır gibi değildir (Şekil 3,4). Bölgede ameliyat yapan cerrahların kabusudur. Sık sık yaralanmalara yol açar. Böyle yol izlemesinin nedenin de ancak evrimsel süreçteki tarihsel gelişim ile açıklayabilmekteyiz. Bu sinir henüz boyun ve çene olmayan balık atalarımız zamanında ortaya çıkmıştı. Ilerleyen süreçte soy ağacındaki türlerde önce boyun daha sonra da göğüs ve kalp yapılarının aşağı inmesi ile bu sinir de onlarla birlikte itilmişti. Sinirin kat ettiği bu akıl almaz absürdlükteki yol tasarımının nedeni bu evrimsel süreçtir.

Şekil 3: Gırtlak sinirinin kat ettiği akıl dışı yol: Sinir beyinden çıktıktan sonra doğrudan gırtlağa gitmek yerine göğüs boşluğuna inip aort ana atardamarı çaprazladıktan sonra yukarı çıkarak gırtlağa gider

 

Şekil 4: Zürafa gibi uzun bir boyuna sahip canlılarda gırtlak sinirinin anormal uzunluğu sinirin sık sık zedelenmesine yol açar

 

Benzer biçimde, çok kolay yırtılan dizdeki ön çapraz bağları ile deyim yerinde ise çabucak patlayan bel ve boyun fıtıklarının nedeni de dört ayaklılıktan iki ayaklılığa (bipedalizm) geçiş ile birlikte 4 ekleme binen mekanik yükün iki ekleme yüklenilmesi ile artmasıdır (Şekil 5,6).

 

Şekil 5: İki ayaklılık bedenin diz üzerinde artan yükü nedeniyle ön çapraz bağların kolay yırtılmasına yol açmıştır

 

Şekil 6: İki ayaklılık, (bipedalizm) dört ayaklı atasal soylarda görülmeyen diz ve omurga eklemlerinde kolay hasarlanmalara yol açmıştır

 

Öte yandan el ve ayak bileklerinde gereksiz ve verimsiz kemikler bulunmaktadır. Oysa bu eklemler, kalça ve omuz eklemi gibi tek parça ve yuvalı olsaydı oldukça daha işlevsel bir eklem olurdu (Şekil 7). Ayrıca, önkolda ve baldırda iki kemik bulunması için mutlak bir fiziksel ve anatomik neden bulunmaz. Dahası, kuyruk sokumu (koksiks) denilen kemik yapılar kuyruklu atasal soylardan miras alınan birer kalıntıdır ve işlevsizdir (Şekil 8).

 

Şekil 7: Ayak bileğinde çok sayıda küçük parçalı kemikten oluşan ayak bileği eklemi, hareketimizi verimsizleştirmektedir.

 

Şekil 8: Kuyruk sokumu kemiği (koksisks) atasal soylardan miras aldığımız işlevini yitirmiş bir kemiktir

 

 

Benzer şekilde, karasal yaşamdan tekrar sucul yaşam dönen atasal soyların güncel formları olan yunuslarda bütünüyle işlevsiz olan ve karasal yaşama ait birer yapı olan leğen kemiği ve alt uzuv kalıntıları bulunur.

’Muhtaç Diyetimiz’’ başlıklı ikinci bölümde diyetimizdeki eksiklikleri telafi edemeyen bir fizyoloji ve metabolizmaya sahip olduğumuza dikkat çekilmektedir. Anne sütünün bebekler için oldukça yararlı mucizevi bir besin olduğunu düşünürüz. Ancak yine de bir tuhaflık var. Neden o halde bebeklere D vitamini, demir, kalsiyum, K vitamini desteği veriyoruz ve neden enfeksiyonlara çok duyarlı bu dönemde çok sayıda enfeksiyona maruz kalıyorlar? K vitamini eksik doğan bebekler beyin kanaması geçirip ölebiliyor ya da sakat kalabiliyorlar. Daha iyi bir bileşime sahip, günümüz bebeklerinin gereksinimlerini karşılayan bir süt tasarlanamaz mı idi? Gerçek şu ki, günümüz insan dişilerinin süt bileşimi şimdiki zamandaki bebekler için değil bundan 3-4 milyon yıl önceki çevrede doğan bebekler için tasarlanmış olmasıdır. A, B, C, D, E, K ve pek çok vitamin dokuz esansiyel aminoasit gibi temel yapı taşı bileşenler vücut işleyişimiz için kaçınılmaz olarak dışardan alınması gerekir. O kadar ki, kıtlıklarda temel ölüm nedeni kalori eksikliğinden daha çok, bu temel amino asitlerin eksikliğidir. Neden bu kadar yaşamsal önemde olan besin ögelerini vücudumuz kendisi sentezleyemez? Ya da neden bu kadar çeşitli besin ögelerine gereksinim duymak zorundayız? Bitkiler gibi kendi gereksinimlerini kendi sentezleyen ya da pek çok hayvan türü gibi baskın bir kaç besin ögesi ile yaşamımızı sürdürebilirdik. C vitamini gibi bazı besin ögelerini sentezleyebilen genlerimiz genomumuzda varken evrimsel süreçte ortaya çıkan sapmalarla sessizleştiğinden (pseudogen) bu yeteneğimizi kaybetmişiz. Ancak hala genomumuzda bu bozuk/sessiz genleri kopyalayıp duruyoruz. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bu besin ögelerinin emlimini düzenleyen metabolizma da kusurludur. Bazı besin ögeleri birbiri ile etkileşerek birbirlerinin emilimlerini engellemektedir. Böyle bir tasarımın bedelini ağır ödemek zorunda kalıyoruz. Dünyamız demir  ve metal zengini bir gezegendir. Böyle bir metal bolluğunda nasıl oluyor da demir eksikliğine hassas bir metabolizma ve fizyolojiye sahip organizmalar tasarlanır? Gerçek şu ki, bu çelişkili tasarım kusurları evrimin ve doğal seçilimin incelikli, kapsamlı açıklayıcı gücü olmadan açıklanamaz. Türümüzün hayvanlar dahil atasal soylarında çoğunlukla bu eksikliklerden muzdarip değildik. Ancak evrim ve doğal seçilim milyonlarca yıllık süreçte koşullara göre enerji korunumunu temel alan basit ama tehlikeli bir takas oyunu (tradeoff) oynar. Bir kaç kalorilik metabolik enerji yatırmından kaçınmak için sözkonusu besin ögesinin bol olduğu milyonlaca yıl öncesinde bu besin ögelerini sentezini kodlayan genleri işlevsizleştirmiştir, susturmuştur (pseudogen). Besin ögelerinin bol olduğu o dönemde sorun olmayan bu kayıp, ilerleyen yıllarda bu besinlerin kıtlığında yaşamsal sorun olmaya başlamıştır. Öte yandan bazen de kusurlu tasarım baş edilemeyen fazlalık sorunlarına yol açmaktadır: Obeziteden söz ediyoruz. Türümüze özgü küresel bir pandemi haline gelen obezite niçin bu kadar yaygındır? Hangi mühendis, pek çok yaşamsal sorunun kök nedeni olan  böylesine ağır tasarım planlar. Fazla enerji niçin gereksiz ve zararlı bir şekilde depolanıp durur da idrarla ya da feçesle (kaka) atılamaz? Gerçek şu ki obezite tam olarak evrimsel bir uyumsuzluk hastalığıdır. Kıtlığın yaygın bir rutin olduğu milyonlarca yıl öncesi çevre koşullarında yağ depolamaya uyarlanmış türler seçilime uğramıştı. Ancak milyonlarca yıl öncesine göre uyarlanmış bedenlerimiz, kalori temininin sorun olmaktan çıktığı günümüzde hâlen yağ depolamaya devam etmektedir.  Çünkü, biyolojik adaptasyon hep geriden gelir. Çevre daha hızlı değişir. Aradaki uyumsuzluk hastalıklar olarak baş gösterir.

‘’Genomdaki Çöp’’ başlıklı üçüncü bölümde genomumuzun nasıl kusurlu tasarlandığının geniş özeti sunulmaktadır. Her hücremizde bulunan yaklaşık 23.000 genin %98’ine yakın kısmı neredeyse işlevsiz çöp genlerden oluşmaktadır. Bu kavram bugünlerde terk edilse de fonksiyonel genler kadar önem taşımadığı ortadadır. Işlevsel genler tıpkı uçsuz bucaksız okyanusta küçük adacıklar gibi görünmektedir. Dahası, genomumuz kendimize özgü değildir. Tek hücreli mikroplardan bize kadar kesintisiz uzanan yaşam ağacında, bizden önceki türlerden miras aldığımız binlerce genin izleri bulunmaktadır. Bu genlerin bir kısmı bakterilerden, bir kısmı virüslerden, bir kısmı bitkilerden, bir kısmı da hayvanlardan devşirilmiştir. Insan genomu tam olarak karma genlerden kurulu bir yapıdır (Şekil 9).

 

Şekil 9: İnsan genomu  bakteriler, bitkiler, balıklar, karasal hayvanlar ve primatlardan devşirilen genlerden oluşan karma bir genomdur

 

Şekil 10: İnsan bedeni eski türlerden devşirilen parçalardan oluşmuş yeni bir makinedir.

 

Önceki türlerle olan akrabalığımız artık fosil kalıntılarından değil her düzeyde yapılan gen analizlerinden gelmektedir. Öyle ki, bedenimizde hangi gen, hangi enzim, hangi protein ya da hormonu alırsanız alın yaşam ağacı üzerindeki türlerle yakınlık ve uzaklığa paralel olarak değişen benzerllik görmekteyiz ki, bu da dünya üzerindeki tüm yaşam formları ile ortak atadan geldiğimizin en güncel, en güçlü kanıtı olarak ortada durmaktadır. Hastalıkların evrimsel tarihine ilişkin tarihsel izler genomumuzda saklıdır.

 

Şekil 11: İnsanı oluşturan genetik yapının yaşam ağacındaki türlerle akrabalık derecesi moleküler filogenetik araştırmalarla ortaya konulmaktadır. Diğer türlerle olan genetik benzerliğimiz, akrabalığın yakınlığına ve uzaklığına paralel olarak artar ve azalır

 

Çoğu yaygın genetik hastalık, türümüzün yaşam tarihinde onu yok etme tehdidi altında bırakmış çoğunlukla ölümcül bir enfeksiyon gibi çevresel tehdide  karşı bedel olarak hâlen varlığını korumaktadır. Bunun tipik örneği orak hüceli anemi ile sıtma arasındaki ilişkidir. Orak hücreli anemi gibi hemoglobin bozukluğu sıtmaya karşı korunma sağladığı için doğal seçlime uğramıştır.

‘’Homo Sterilitis’’ (kısır insan) başlıklı dördüncü bölümde üremeye ilişkin sorunların anatomi ve fizyolojiden kaynaklanan basit hatalarla dolu tasarım kusurlarına ilişkin geniş örnekler verilmektedir. Bizler, birbirimize bakıp mucizevi bir tasarım görmeye yatkınız. Oysa, etiyle kanıyle bizler sıradışıyız. Şanslı biletin vurduğu talihlileriz sadece. Istatistikler, doğada yaşamın değil ölüm ve hastalıkların olağan olduğunu göstermektedir. Tüm döllenmelerin sadece %10-15’i doğumla sonuçlanmaktadır. Canlı doğumların bir kısmı da doğum kanalının zor ve hatalı tasarımından kaynaklanan sakatlanma ya da ölümle sonuçlanmaktadır (Şekil 12). Doğum konusunda sorun yaşayan tek türüz.

 

Şekil 12: Doğum kanalı sıkı kemik yapılarla çevrili, boşaltım sistem yapıları ile ortak bir yoldur. İnsan atasal soylardan devraldığı  iki ayaklılığın yarattığı mekanik baskı nedeniyle doğumda sorun yaşayan neredeyse tek türdür. Bu kısıtlılık, insan yavrularının vaktinden önce doğması ile sonuçlanmıştır. Yani, her insan yavrusu gerçekte gelişimini tamalayamadan prematüre (erken doğum) doğmaktadır

 

Canlı doğanların önemli bir kısmı da çok sayıda genetik hastalıklardan muzdariptir. Tıbbın gelişen teknik yardımları olmasa idi pek çok çift üreme şansını yakalayamacak idi. Hangi sağduyulu, tutumlu mühendis döllenme için bir dişi yumurtasına karşı 20-50 milyon erkek sperm hücresi tasarlar. Bu akıl almaz israf nasıl açıklanır?

‘’Tanrı Doktorları Neden Yarattı’’ başlıklı 5. bölümde bağışıklık sistemimizdeki kusurlu tasarımdan kaynaklanan allerjik hastalıklar, otoimmün (kendi kendine saldıran) bozukluklar, aterosklerotik kalp ve damar hastalıkları ile kanserler ele alınmaktadır. Yazar bağışıklık sistemimizin etkileyici işlevselliğine karşın ciddi hastalıklara yol açan basit tasarım kusurlarına dikkat çekmektedir. Günümüzde sıklığı giderek artan otoimmün hastalıklar, bedenimiz içinde beslediğimiz düşman gibi savunma hücrelerinin kendi hücrelerimize saldırarak hasarlara yol açan hastalıklardır. Yazar, bu kusurun nedeninin de ancak evirmsel yaklaşmla kavranabileceğini belirtmektedir. Güncel bağışıklık sistemimiz şu an içine doğduğumuz çevre için değil bakteri ve parazitlerden zengin milyonlarca yıl öncesi çevresel koşullar için biçimlenmiş olduğunu açıklamaktadır. Ancak, yaklaşık 150 yıl önce başlayan Sanayi Devrimi ile birlikte aşı ve antibiyotiklerin keşfi sonrası görece daha steril bir çevre yarattık. Bu steril çevreyle orantısız olarak hâlâ oldukça güçlü kalan bağışıklık sistemimiz küçük sapmalarla kendi dokularına zarar vermeye başladı (Hijyen Hipotezi). Öte yandan, kalp gibi yaşamsal olan bir organı besleyen damarlar tıkanmaya son derece hassas bir yapıya sahiptir. Tüm dünyada ölümlerin %30-40’ı kalp ve damr hastalıklardan olmaktadır. Hangi akıllı tasarımcı böyle bir damar tasarlar, diye sormaktadır yazar. Yenilen yağlar, damar duvarlarına birikerek damar içini tıkama eğilimindedir. Fazla yağlar idrarla ya da feçesle  zararsızca atılacak bir tasarım planlanamaz mı idi?

’Enayi Bir Tür’’ adlı 6. bölümde bizi biz yapan en özel özelliğimiz olan beynimizin son derece parlak bir bilişsel makine olmasına karşın karar alma süreçlerinde milyonlarca yıl öncesinin koşullarına uyumun kısıtlılıklarından kaynaklanan basit hataların kökenini sorgulanmaktadır. Beyin gerçekte karar alırken ön yargılardan kurtulamaz. Her organda olduğu gibi en az enerji tüketimi ile çevreye uyumu gözetir. Dinler, inançlar, atasözleri, özdeyişler, hikayeler, kısa vadeli kazançların uzun vadeli zararlarla takas edilmesi programı beynin karar almada rasyonel davranmasının önündeki en büyük engelleri oluşturmaktadır.

‘’Son Söz: İnsanlığın Geleceği’’ başlıklı son bölümde yazar, insan evriminin ve hastalıklarının potansiyel avantaj ve kısıtlıklarının neler olabileceğine dair öngörülerini paylaşmakta. İnsan bilim sayesinde doğal seçilimin baskısından kurtularak kendi yazgısını kendi belirleyebilecek mi? Hastalıklı genlerden kurtulup onların yerine sağlam genleri yerleştirirerek kusursuz beden tasarımları yapabilmenin önü açılmış görünmektedir. Peki sonumuz nasıl olacak? Yazar,eserini bu ve daha pek çok çarpıcı sorulara öngörülerini paylaşarak bitiriyor.

Sorunların ve hastalıkların anlaşılması için kök nedenin anlaşılması yaşamsaldır. Her son yapı başlangıç koşullarına bağımlı kesintisiz bir sürecin ürünüdür. Bu süreç anlaşılmadan var olan hastalıklar ve sorunlar anlaşılamaz. Bedenlerimizn neden şu anda oldukları gibi var olduklarının ya da hastalıkların hangi koşullar altında ortaya çıkan uyumsuzluklar olduğunun kavranması onların evrimsel tarihi bilinmeden olanaklı değildir. Çünkü, doğadaki yerimize ilişkin konumumuzu zamanının kısıtlılıklarına karşın övgüye değer bir kesinlikle ortaya koyan büyük dahinin de dediği gibi ‘’Tüm asil niteliklerine rağmen insan daha aşağı kökenlerinin silinmez damgasını bedeninde taşır’’. Bilimden ve bilimsel düşünceden savrulmanın olabildiğince hız kazandığı günümüzde hastalıkların temel doğası anlaşılamadığı gibi onlara çözümler de son derece  verimsiz ve etkinliği bulunmayan yerel ve tarihsel reçetelerde  aranıyor. Oysa, hastalıklara evrimsel yaklaşım, doğayı iş üstünde yakalayarak hastalıkların gerçekliğini kavramımızı sağlayan kapsamlı ve inovatif bir çerçeve sunar. Saygıdeğer büyük bilim insanı Theodosius Dobzhansky’nin de güzel özdeyişiyle ifade ettiği gibi ‘’Evrimin ışığı olmaksızın, biyolojide hiçbir şeyin anlamı yoktur’’. Hastalıkların artık katlanılması gereken bir imtihan aracı olmayıp, bilim ile çözülmesi gereken sorunlar olduğunu kavramak zorundayız. Ve bilim, gerçekleri kavramada, sorunlarımıza çözüm bulmada elimizdeki tek güç. Bilimin en parlak çocuğu olan evrim, insan biyolojisini anlamada insanlık ailesinin edindiği en büyük entellektüel başarıdır

 Hastalıklarımıza evrimsel bakış açısıyle ufuk açıcı oldukça zengin bir kavrayışı okuyucuları ile paylaşan bilim insanı Nathan H. Lents’in İnsanın Kusurları adlı oldukça etkileyici bu eseri keyifle okuyacağınızı umuyorum.

Herkese saygılar,

Doç.Dr. Murat Karaoğlan

Email:muratkaraoglan@hotmail.com

Twitter adresi: @muratkaraogla11